ilhanapakTevekkül ehli

Eskişehirdeyim... Bir kış gecesi, nasıl soğuk, yağmur, rüzgar... Kapı çaldı, pencereden baktım ağzı yüzü sarılı bir adam. “Kim o?”

- Benim abi, Mustafa!

Bilirim soğuğa tahammülü yoktur, yukarı aldım. Meğer Adana’ya gitmek üzere çıkmış, yolda cüzdanını çalmışlar. Trenden inmiş, İlhan Abi’yi bulurum nasıl olsa... 

Sobaya odun attım, çay çorba artık ne varsa... Isınınca neşesi yerine geldi. Bir dizine oğlum Baha’yı öbürüne Ali’yi oturttu, başladı neşeli hikayeler anlatmaya...

Onun dertlerini dert etmeme gibi dervişçe bir yanı vardı, para çalınmışsa çalınmış, vakit kaybolmuşsa kaybolmuş. Vardır bir hayır, kimin umurunda?

İsmail Patlak diye bir dostumun babasıyla tanıştırdım, mandıracı. Ona bir peynir anlattı adamcağız dondu kaldı. Hani tereyağı bahsi açılsa onda da uzman. Bilhassa tıb, tarih ve edebiyata çok meraklıydı. Rehber Ansiklopedisi’ni hazırladığımız günlerde hızımıza hız kattı. Onun dalga boyunu yakala tamam, geçinmek kolay. Baktım mesai sıkıyor. “Sen kafana göre çalış” dedim anlaştık. Hava karardı mı keyfi yerine gelir, sabahlara kadar tıkırdar, bir gecede üç günlük iş atar.

İslami ilimlerde ciddi bir birikimi vardı, eğer şeyhlik yapmaya kalksa binlerce mürid toplardı inan...

Bir ara mesaisini dinî eserleri satmaya dağıtmaya adamıştı. Gençleri özendirmek için “gideceğimiz yerin şu şu yemekleri meşhurdur” der, “vay efendim şöyle kebaplar, böyle tatlılar...” Sonra?

Sonra n’olsun, beş on somun, bir kasa domates alır. Isır ısır tuza ban... Gariplik işte, lokantalara götürmesini o da bilir ama... Ah para!